--°C --
Son Dakika
x

Son Dakika Haber Gönder Video Yazarlar Kurumsal İletişim
Jeopolitiğin Soğuk Laboratuvarı

İnsanın Ertelenen Çığlığı Işığında

Doğu Perinçek

Siyaset sahnesinde Doğu Perinçek’in uluslararası hamlelerini ve çıkışlarını hayretle, öfkeyle ya da şaşkınlıkla izleyen geniş bir kitle var. Kabil’de Amerikan postallarının bıraktığı boşluğu Taliban doldurduğunda Vatan Partisi’nin bu anı "Afganistan’ın kurtuluş savaşı" olarak selamlaması; İran’daki teokratik sarkaç veya Suriye’deki demir yumruk analiz edilirken, bu rejimlerin anti-demokratik günahlarının anti-emperyalist bir zırhla örtülmesi, özellikle seküler ve liberal sol mahallelerde fırtınalar kopardı. Pek çokları için bu tablo, aydınlanmanın kutsal kadehine dökülmüş bir zehir, evrensel değerlere açık bir ihanetti.

Oysa bu ideolojik yarılmayı günübirlik polemiklerin sığ sularında anlamaya çalışmak, okyanusu bir bardak suya sığdırmaya benzer. Perinçek’in adımlarını anlamak için bakışları bugünün sığ tartışmalarından çekip, tarihin tozlu fakat yön tayin eden pusulalarına, şaşırtıcı bir durağa çevirmek gerekir: 17. yüzyıl İngiltere’sine ve Oliver Cromwell’e.

"Tarih, bazen kendi geleceğini inşa etmek için en gerici tuğlaları kullanır."

Cromwell’in Baltası ve Değişmeyen Diyalektik

Cromwell, ilk bakışta tiyatroların kapısına kilit vuran, Noel neşesini günah sayan, kadınların yüzündeki makyajı ruhun çürümesi olarak gören kapkara bir Püriten taassubun timsalidir. Modern sekülerizmin yanından bile geçemeyecek, katı dinsel bir dogmanın tecessüm etmiş halidir. Nitekim Karl Marx da İngiliz devriminin anatomisini çıkarırken, Cromwell’in İrlanda topraklarında bıraktığı kanlı izleri ve mülksüzleştirme vahşetini en sert kelimelerle kırbaçlamıştır.

Ancak ne Marx’ın diyalektik laboratuvarında ne de Perinçek’in teorik merceğinde belirleyici olan, aktörün cüppesinin rengi ya da seccadesinin yönü olmuştur. Belirleyici olan, tarihin nesnel laboratuvarında o aktörün hangi elementi dönüştürdüğüdür.

Cromwell, feodalizmin kokuşmuş tahtını devirirken dinsel bir fanatizmin zırhını kuşanmıştı; fakat vurduğu her balta darbesi, kapitalist şafağın önündeki surları yıktı. Tarihin çarkı, dinsel bir örtünün altından akan burjuva devrimiyle döndü. Fikir öznel olarak ne kadar geriye bakarsa baksın, pratik nesnel olarak ileriye yürümüştü.

Bugün Perinçek’in küresel satranç tahtasına yerleştirdiği mercek tam olarak bu diyalektik mirastır. Bu yaklaşıma göre çağımızın baş çelişkisi, Washington merkezli emperyalist ejderha ile onun nefesini kesmeye çalışan bölgesel odaklar arasındadır. Emperyalizmin hegemonyasında açılan her gedik, o gediği açan elin kirli ya da temiz, dindar ya da seküler olmasından bağımsız olarak, tarihin akışına hizmet eden nesnel bir maniveladır.

Kazmayı Vuranın Duası

"Güneşi engelleyen devasa bir duvarı yıkıyorsanız, kazmayı vuranın hangi duayı okuduğunun jeopolitik bir hükmü yoktur."

Bu soğukkanlı denklemde Taliban; kadınların nefesini kesen, kırbacı hukukun üstüne koyan, orta çağ karanlığından süzülmüş bir heyuladır. Ancak aynı Taliban, yirmi yıl boyunca dünyanın en büyük askerî makinesini coğrafyasından kusup atarak emperyalist merkezde bir fay hattı yaratmıştır.

Perinçek’in tartısında ağır basan şey kefenin ahlaki temizliği değil, küresel güç dengesindeki bu somut ağırlıktır. Marksist literatür bu durumu "nesnel ilericilik" kavramının gri tonlarıyla açıklar. Buradaki "ilericilik" kavramı, estetik bir alkış veya ahlaki bir övgü değil; tarihin yönünü tayin eden mekanik, soğuk ve analitik bir tespitten ibarettir.

Solun Kadim Yarılması: Frankfurt ve Troçki’nin İtirazı

Ancak tam da bu noktada, Marksist nehrin yatağı derin bir gürültüyle ikiye bölünür. Sol düşüncenin evrensel mirası, bu "soğuk mekanik" analizi her zaman aynı uysallıkla sindirmemiştir. Frankfurt Okulu’nun koridorlarından yükselen o rafine ses veya Troçkist geleneğin kuramsal barikatları, bu "nesnel ilericilik" zırhında ölümcül gedikler açar.

Eleştirinin ilk baltası, Frankfurt Okulu’nun üstyapıyı sadece altyapının basit bir gölgesi olarak görmeyen o derin kültür analizinden gelir. Adorno ve Horkheimer gibi düşünürlerin mirasıyla bakanlar için, Taliban’ın orta çağ karanlığı ya da Tahran’ın teokratik baskısı sadece bir "üstyapı detayı" değildir. Kültür ve faşizan yapılar, kendi içlerinde donmuş ve toplumu çürüten kalıcı birer altyapıya dönüşebilir. Bir gücü "sırf anti-Amerikan" diye ilerici saymak, faşizmin bir türünü diğerine tercih etmektir. Frankfurt geleneğine göre, özgürlüğü ve aydınlanmayı içermeyen her "anti-emperyalizm", en nihayetinde kendi halkını ezen yerel bir barbarlığın meşrulaştırılmasına hizmet eder.

"Celladın milliyetçisi veya dindarı, kurbanın boynundaki ipi hafifletmez."

Daha da önemlisi, Troçki’nin "Sürekli Devrim" kuramıyla şekillenen Marksist damar, Perinçek’in bu aşamacı ve jeopolitik odaklı yaklaşımını "teorik bir sapma" olarak nitelendirir. Bu eleştirel kampa göre, ulusal kurtuluş mücadeleleri ya da anti-emperyalist çıkışlar, burjuva veya feodal-teokratik kliklerin eline bırakılamaz. Eğer bir hareket (Taliban gibi) işçi sınıfının, ezilen kitlelerin ve kadınların özgürleşmesini hedeflemiyorsa, onun emperyalizmi geriletmesi geçici bir yanılsamadan ibarettir.

Sürekli Devrim kuramı fısıldar: Demokrasi, laiklik ve temel haklar mücadelesi, anti-emperyalist savaştan sonraya ertelenemez. Ertelendiği an, tarihsel sahnede "ilerici" diye selamlanan Cromwell’ler, ertesi gün İrlanda’da işçilerin ve köylülerin kanını döken Levellers (Eşitlikçiler) düşmanlarına dönüşürler. Bugün emperyalizme karşı bir mevzi olarak görülen Tahran veya Kabil, yarın kendi içindeki devrimci dinamikleri boğan en amansız karşı-devrim odağı haline gelir.

Jeopolitik İndirgemecilik mi, Çelikten Mantık mı?

Bu nedenle Perinçek’in yaklaşımı, Marksizm’in içindeki "Jeopolitik İndirgemecilik" eleştirisiyle de yüzleşmek zorundadır. Eleştirmenler haklı olarak sorar: Vatan Partisi çizgisi, Marx’ın sınıfsal çelişkiler teorisini, devletlerin çıkarlarının çarpıştığı sıradan bir jeopolitik haritaya kurban mı etmektedir? Sınıf mücadelesinin yerini "devletlerin kutsal savaşı" aldığında, teori artık ezilenlerin değil, sarayların ve orduların diliyle konuşmaya başlar.

Devrimin Ruhunu Soğuk Rasyonaliteye Satmak: Perinçek ve Ulusalcılığın Sınırı

"Tarih bir ahlak mahkemesi değildir, doğru; ancak sadece devletlerin çarpıştığı bir fizik laboratuvarı da değildir. O laboratuvarın içinde, deney tüplerini kıran insanların canı ve kanı vardır.." Bu cümle, bugün solun ve devrimci mücadelenin karşı karşıya olduğu en büyük ahlaki ve teorik sınavı özetliyor.

Doğu Perinçek’in inşa ettiği analitik iskele; Marx’ın tarihsel materyalizminden, Lenin’in emperyalizm teorisinden ve Mao’nun çelişkiler üzerine yazdığı o kurucu tezlerden beslenen, kendi içinde tutarlı, adeta çelikten bir mantık silsilesidir. O, tarihin lokomotifini harekete geçiren gücü, vitrinlerdeki kültürel kimlik tartışmalarında veya yaşam tarzı kaygılarında değil; üretimin kalbindeki çelişkilerde ve uluslararası güç dengelerini kökünden sarsan o devasa, tektonik çatışmalarda görür.

Ancak tam da bu noktada, o çelikten mantık silsilesi kırılıyor ve büyük bir çelişki doğuyor.

En Temel Doğrularla Teoriye İhanet Etmek

Şunu açık ve net bir şekilde ortaya koymak gerekiyor: En temel doğruları ve teorik kavramları arkasına sığınarak savunduğunuzu iddia ettiğiniz o devrimci teoriye, bizzat Perinçek'in yaptığı gibi ihanet edebilir ve günün sonunda kendi düşmanlarınıza hizmet eder noktaya gelebilirsiniz.

Dünün dünyasında "anti-emperyalist" öncelikler tek başına bir meşruiyet alanı yaratmaya yetiyordu belki. Ancak bugün öncelikler değişti. Bugünün anti-emperyalizmi; sadece jeopolitik haritalarla sınırlı kalamaz, kalmamalıdır. Gerçek bir anti-emperyalizm, vahşi kapitalizmin sömürü çarklarına, emeğin sömürülmesine ve halkın yoksullaştırılmasına da aynı sertlikle karşı çıkmayı zorunlu kılar.

Bu paralelde düşündüğümüzde, karşımıza sadece Perinçek çıkmıyor. Sırf "ulusal savaş" verdiğini iddia ederek kendi sınırları içindeki vahşi sömürüyü, baskıyı ve adaletsizliği perdeleyen herkesi bu kategoride değerlendirmek zorundayız. Jeopolitik dengeleri bahane edip sömürü düzenini aklayanları kendi başlarına bir "teorem" olarak savunabilirsiniz; ama bu duruşa asla ama asla "sol" veya "devrimci" etiketi yapıştıramazsınız.

Turnusol Kâğıdı: Soğuk Rasyonalite mi, Özgürleşme Çığlığı mı?

Sonuç olarak Perinçek’in ve onun çizgisindeki ulusalcıların "turnusol kâğıdı", Marksist düşüncenin en eski ve en hayati yarasını yeniden kanatıyor:

Tarihsel zorunlulukların soğuk rasyonalitesi mi, yoksa insanın özgürleşme çığlığının evrensel ahlakı mı?

Bir yanda Cromwell’in kanlı postallarından Taliban’ın kırbacına uzanan, "jeopolitik ilerleme" adına her şeyi mübah gören o soğuk "nesnel ilerleme" çizgisi... Diğer yanda ise "insanın kurtuluşu ertelenemez" diyen diyalektik, ahlaki isyan.

Siyaset sahnesi, bu iki devasa nehrin birbiriyle çarpışarak akmaya devam ettiği amansız, sert ve acımasız bir tefekkür alanıdır. Ve görünen o ki, bu çarpışmanın gürültüsü daha uzun süre dinmeyecek. Ancak sömürüyü görmezden gelen hiçbir "jeopolitik" zafer, ezilenlerin hanesine devrim olarak yazılamayacaktır.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

Yorumlar(0 Yorum)
Yorumları sırala

Henüz yorum yok

Yazarın Diğer Yazıları

Yaşamadan Yaşamak

23.05.2025 - 04:20


Kaç Bin Yaşında Çocuk

15.05.2025 - 04:09


Dedikodu

07.05.2025 - 21:42


TAKSİM

01.05.2025 - 09:49


Volkan Konak'ı Kaybettik

31.03.2025 - 09:06


Öldürdüğün Şeyler

18.01.2025 - 12:48


Nihayet Tiyatro

26.07.2024 - 10:52


Bugün Dünya Su Günü

22.03.2024 - 07:44


Anasayfa Kategoriler
ÜYE VE KÖŞE YAZARI GİRİŞİ
GİRİŞ BAŞARILI YÖNLENDİRİLİYOR
GİRİŞ BAŞARISIZ !